28 Şubat Kırılması: ABD-İsrail – İran Savaşı
Uluslararası ilişkiler disiplininde bazı tarihler, mevcut statükonun geri döndürülemez biçimde yıkıldığı ve kartların yeniden dağıtıldığı kırılma anları olarak kayda geçer. ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlattığı müşterek harekât, Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinde tam olarak böyle bir kayma yarattı. Bu kriz, yalnızca bölgesel bir çatışma olmanın çok ötesinde; sert gücün inşa edilen tüm diplomatik mekanizmaları nasıl bir anda ezip geçtiğini gösteren çarpıcı bir vaka çalışması niteliğinde.
IRIS Dena Vakası
Saha gerçekliklerine baktığımızda, çatışmanın orantısız doğası ve genişleyen coğrafyası dikkat çekiyor. Hedef alınan nükleer tesislerin ve komuta merkezlerinin yanı sıra, krizin denizlerdeki yansıması uluslararası hukuk açısından tarihi bir emsal oluşturdu. Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı uluslararası bir donanma tatbikatından dönen İran fırkateyni IRIS Dena’nın 4 Mart’ta Sri Lanka açıklarında uluslararası sulardayken bir ABD denizaltısı tarafından torpidoyla batırılması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir ilk. Bu hamle, küresel sularda angajman kurallarının yeniden yazıldığının ve “yumuşak güç” inşası çabalarının, Amerikan sert gücü karşısındaki kırılganlığının en net kanıtı oldu.
Tahran’da Güç Boşluğu
Madalyonun siyasi yüzünde ise rejim düzeyinde devasa bir sarsıntı var. İran Dini Lideri Ali Hamaney’in hava saldırılarında hayatını kaybetmesi, 1989’dan bu yana devam eden merkezi otoriteyi ortadan kaldırarak İran iç siyasetinde eşi benzeri görülmemiş bir güç boşluğu yarattı. Teokratik devlet aygıtının, Devrim Muhafızları’nın ve pragmatik sivil idarecilerin bu şoku nasıl absorbe edeceği büyük bir soru işareti. Liderlik krizi, rejimin sadece dışarıdan gelen askeri tehditlere değil, içerideki olası güç mücadelelerine karşı da çok zorlu bir beka sınavı vermesine neden olacak.
– Melike Sıla TEKİN
Savaşa Avrupa’dan Bakış
Fransa
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri harekatının ardından, krizin daha geniş çaplı bir savaşa dönüşmesini engellemek için en somut adım Fransa’dan geldi. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un acil çağrısıyla BM Güvenlik Konseyi olağanüstü toplandı. Konseyde ABD ve İngiltere operasyonu savunurken, Çin ve Rusya müdahaleye sert tepki gösterdi.
İngiltere
İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ile sahip olduğu köklü müttefiklik ilişkisi ve küresel bir deniz gücü olma geleneği gereği krizde daha proaktif bir tutum benimsedi. Londra yönetimi, İsrail ve ABD’nin operasyonlarına doğrudan taarruz gücü olarak katılmayı reddetse de, bölgesel güvenliği sağlamak adına ABD kuvvetlerine lojistik ve stratejik destek vermekten geri durmadı.
Almanya
Almanya cephesi, krizin ilk anlarından itibaren İsrail’in var olma ve meşru müdafaa hakkını savunan güçlü siyasi mesajlar verse de, askeri bir tırmanışın parçası olmaktan veya operasyonlara lojistik destek sağlamaktan kesinlikle kaçındı. Alman yetkililerin açıklamalarında uluslararası hukuka uyulması, sivil kayıpların önlenmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiği tonu hakimdi.
İspanya
Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki askeri üs gerginliği, ABD’nin Orta Doğu’daki son askeri hareketliliği kapsamında İspanya topraklarındaki askeri tesisleri kullanma talebi etrafında şekillenmektedir. ABD, bölgeye askeri ekipman sevkiyatı ve askeri unsurların geçişi için bu üslerin kullanımını talep etmiştir. İspanya hükümeti ABD’nin taleplerini onaylamamıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Trump bir ropörtajında İspanya’nın ”işbirliğine yanaşmadığını” ve “korkunç” bir müttefik gibi davrandığını söyledi ve ABD’nin “tüm ticareti keseceğini” belirterek Hazine Bakanı Scott Bessent’e ülkeyle “tüm ilişkileri kesmesi” talimatını verdi.
– Timur GÜNEREN
Ekonomik Mücadele
Orta Doğu’da nükleer tesislerin ötesine geçen “rejim değişikliği” tartışmaları ve Trump-Netanyahu eksenli açıklamalar, küresel piyasalarda belirsizliği tırmandırıyor. Çatışmanın süresi, dünya ekonomisi üzerindeki hasarın boyutunu belirleyecek temel faktör olarak görülüyor. Uzmanlar, kısa süreli bir çatışmanın etkilerinin sınırlı kalabileceğini; ancak Hürmüz Boğazı’nın lojistik akışını etkileyecek uzun vadeli bir savaşın, küresel arz fazlası “tamponunu” devre dışı bırakarak yeni bir ekonomik kriz dalgası yaratabileceği konusunda uyarıyor.
Savaşın seyrine ve İran’ın hamlelerine bağlı olarak şekillenecek belirsizlikte en kritik gösterge petrol fiyatları. Enerji piyasalarında petrolün varil fiyatının 100-120 dolar bandına sıçraması, Türkiye ekonomisi için doğrudan bir maliyet şoku anlamına geliyor. Yapılan hesaplamalara göre, petrolde yaşanacak olası bir sıçramanın Türkiye’deki tüketici enflasyonuna (TÜFE) aylık doğrudan etkisi %4 seviyesinde. Lojistik maliyetlerindeki artışın da eklenmesiyle, halihazırda %3-3,5 bandında olan Şubat ayı beklentilerinin ve TEPAV raporlarında aylık %5-6 olarak tespit edilen gıda enflasyonunun yukarı yönlü ivmelenmesi bekleniyor.
Yılın ilk iki ayında kümülatif enflasyonun %8’e ulaşması, Merkez Bankası’nın yıl sonu için öngördüğü %36’lık hedefi riskli bir bölgeye taşıyor. Bank of America gibi uluslararası kurumlar Mart ayında 50 baz puanlık bir faiz indirimi beklese de, jeopolitik risklerin gölgesinde yapılacak bir indirimin “kredibilite kaybı” ve “döviz talebi” yaratabileceği ekonomi çevrelerinde tartışılıyor.
Türkiye’nin 1 trilyon 580 milyar dolarlık GSYH ve 2025 yılı için öngörülen %3,7’lik büyüme rakamları kağıt üzerinde olumlu bir tablo çizse de, Türk Lirası’nın reel olarak değerlenmesi bu veriler üzerinde bir “pahalı ülke” illüzyonu yaratıyor. lMF’nin de dikkat çektiği bu durum, ani bir devalüasyon riskini barındıran suni bir denge olarak değerlendiriliyor.
Sonuç olarak; Türkiye ekonomisi bir yandan iç enflasyon dinamikleriyle mücadele ederken, diğer yandan Orta Doğu kaynaklı bir enerji ve lojistik şokunun kıskacında bulunuyor.
– N. Asran Ersoy

